Facebook
Twitter
Başa Dön
STRATEJİ

Karşıt görüş, sürdürülebilirlik ve güven

20 Mart 2017 , Pazartesi 09:23
Karşıt görüş, sürdürülebilirlik ve güven
hakan@senbir.gs

Kültürümüzde, farklı görüşlere karşı savunma pozisyonuna geçmenin hatta bunun da ilerisine geçerek saldırıda bulunmanın ve yok etmeye çalışmanın gerekçelerini anlamak önem arz ediyor.

Aslında doğa bize bunun tam tersini gösteriyor. Bunun en güçlü örneklerinden biri de kendi bedenimizde yatıyor. Biliyoruz ki, beynin sağ bölümü vücudun solunu, sol bölümü de sağını yönetiyor. Hal böyle iken, başta sol ve sağ siyasi düşüncenin yıllardır ülkemizde birbirini yemesinden tutun da, iş hayatının içinde farklı ekollerin birbirinin ölüm fermanını yazmasına kadar pek çok örneği kaderimizmiş gibi yaşamaktayız.

Peki, bu kadar köklü bir tarihe sahip olan bir toplumun, farklı görüşlere karşı bu kadar tolerans sahibi olmamasını nasıl açıklayabiliriz? Bu sorunun cevabını yine tarihe bakarak bulabiliriz. Kendi gözlemlerime göre, dünya tarihinde üç yüz yılda yedi sekiz bin kilometre kat ederek kendisine yurt edinen başka bir büyük topluluk yok. Bu nedenle, uzun yıllar yerleşik düzende yaşamamış olmak ve her an bulunduğu yeri terk etmek zorunda kalmak korkusunun, toplum olarak karşıt görüşlere bizi kapadığını düşünüyorum.

Bu tarihsel olgu, karşımıza “Makyavelist Gerçeklik Teorisi”  diye bir kavram daha çıkarmaktadır. “Makyavelist Gerçeklik Teorisi” rakibinizin silahlanmış olma ihtimali, bu durum sadece bir ihtimal dahi olsa, sizi silahlanmak zorunda bırakacağını söyler. Çünkü rakibinizin silahlanıp silahlanmadığını bilmemeniz durumunda, onun beyanına inanmanız Makyavel’e göre gerçekçi değildir. Böylece rakibinizin aslında silahlanmış olma ve sizi her an yok etme ihtimali, rakibinizi düşman haline getirir.

Oysa rekabetin adil şartlar altında endüstriyi besleyen bir kavram olduğunu biliyoruz. Peki o zaman, aynen beynin sağ bölümünün vücudun solunu, sol bölümünün de sağını yönettiği gibi, iş ve siyaset hayatında rekabeti ve farklı görüşleri bütünsel olarak vücudu besleyen bir unsur olarak neden göremiyoruz? Bunun cevabının göçlere dayalı tarihsel yolculuğumuzda ve “Makyavelist Gerçeklik Teorisi”nde olduğunu düşünüyorum.

Nitelik ve durumları kendi görüşümüze tamamen aykırı olan görüşlere karşı gösterdiğimiz reaksiyonun kendisine yer bulduğu alanlardan biri de yaratıcılık. Edward de Bono’nun Altı Şapkalı Düşünme Yöntemi’nde, beyaz şapka bilgi şapkası, sarı şapka olumlu düşünce şapkası, yeşil şapka yaratıcılık şapkası, kırmızı şapka duygu şapkası, mavi şapka organizasyon şapkası ve siyah şapka da olumsuz düşünce şapkasıdır. Denemesi bedava! Ortaya bir fikir atın ve insanlara görüşlerini sorun. Göreceksiniz ki, büyük çoğunluk önce siyah şapkasını takacaktır. Çünkü yeni bir fikir insanımızın konfor bölgesini bozmaktadır. Apartman yönetim toplantısında yeni bir fikir mi ortaya atılıyor, çoğunluk “benim şu anki durumuma ne zarar verir” diye düşünmekte; ar-ge toplantısında bir projeye dair yeni bir fikir mi ortaya atılıyor, çoğunluk “bu fikri benim bulmamış olmam, benim şu anki durumuma ne zarar verir” diye düşünmekte; muhalefet ülkeye dair yeni bir fikir mi ortaya atıyor, iktidarın büyük çoğunluğu “bu fikri bizim bulmamış olmamız, bizim şu anki durumumuza ne zarar verir” diye düşünmekte; aynı durum iktidar ortaya iyi bir fikir koyduğunda muhalefet için geçerli... Bu kısır döngü bu şekilde yüzyıllardır sürmekte. Özetle fikir geliştirme konusunda ülkemizde en çok kullanılan şapkadır siyah şapka. Bu nedenle ar-ge yerine ür-ge kavramını daha fazla severiz. Deli gibi üretiyoruz ama ürettiklerimizin katma değeri yüksek değil. Katma değer de ar-ge’de yatıyor zaten.

Toplumumuzda pek çok alanda “sürdürülebilirlik” konusunda yaşanan sıkıntılar da tarihsel yolculuğumuzun genetik kodlarımıza yerleştirdiği sıkıntılardan kaynaklanmaktadır. Köklü kurumsal yönetişim geleneğine sahip, az sayıda, istisna örneği tenzih etmek kaydı şartıyla, ne bir teknik direktöre, ne bir marka mottosuna ne de bir sosyal sorumluluk kampanyasına uzun yıllar tahammül edemiyor ve hemen değişiklik istiyoruz. Her an bulunduğumuz yerden göçme ihtimali “sürdürülebilir” olmayı bir ihtiyaç olmaktan çıkarıyor. Oysa batı toplumlarında pek çok özel ve devlet kurumunun yaşadığı binanın yüzyıllar önce inşa edildiğini görmek sıradan bir gözlemdir.

Karşıt görüşe tahammülsüz olmak bizi gergin yaşamaya mecbur kılıyor. Bu da güvensiz bir atmosfer oluşturuyor. Üç yıl önce bir projede, inceleme fırsatını bulduğum araştırma “Türkiye’de insanların 10’da 9’unun birbirine güvenmediğini” söylüyordu. Güvensiz atmosferden de sürdürülebilirlik beklemek boş bir hayal. Konunun özeti budur. İnsanların birbirine güvenmediği bir ortamdan mutlu bir yaşam çıkmaz. Ve çıkmıyor da.

 

Hakan Senbir Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Hakan Senbir Facebook hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları