Facebook
Twitter
Başa Dön
STRATEJİ

Düşünmenin Ölümü

5 Haziran 2017 , Pazartesi 17:00
Düşünmenin Ölümü
hakan@senbir.gs

“Cehalet” ve “Cesaret” Yin ve Yang gibi iç içe geçmiş ve bu şekilde birbirinden beslenerek birbirini büyüten ve büyüdükçe toplumu hırpalayan ikiz kardeşlerdir.

    “Cehalet”i tanıyoruz. Bilgiden uzak yaşamak bir yana, ondan nefret eden; nefret ettikçe kendisini haklı bulan, pozitif bilimlere düşman, bilgiye karşı mücadelesini silahla, fanatizmle, kaba kuvvetle veren, kitap düşmanı biridir kendisi. Kendisine kolay gelen ve muhtemelen içinde doğduğu her türlü ideolojiye körü körüne inanır. Karşıt düşünceden sentez yapmak diye bir düşüncesi asla olmamıştır. Kendisine böyle bir teklif yapıldığında, en iyi ihtimalle kıt mizah anlayışıyla cevap verir; kötü ihtimali söylemek bile istemem. Bilgiden o kadar yoksundur ki, en ufak bir trafik kazasına karıştığında kendi aracından en haklı eda ile iner; kimin haklı olup olmadığına bakmayı asla düşünmez. Zarif erkeği erkek, dobra kadını da kadın görmez. Kafasında yaratılmış olan tüm algıları ebediyen taşır. Okyanusun derinliklerinde yaşayan “Zırhlı Balıklar” gibidir; değişmez. İnsanlık tarihi boyunca bu döngü sürer gider; ve böylece “Cehalet”in içeriği değişmez; şeklinde görünüm farklılıkları olur.

    “Cesaret” ise “Cehalet”ten beterdir. Çünkü “Cehalet” en azından kelime anlamı olarak da takdir görmeyen, hatta cahilin bile kabul etmediği bir kavram olmasına rağmen, “Cesaret” çok daha sinsi bir hastalık olarak yerleşir insan toplumlarına. Çünkü kağıt üstünde şahane bir kelimedir. Oysa içinde taşıdığı tehdit çok büyüktür. Hayvanlar aleminde bile “Cesaret”, bu alemin üyeleri tarafından içgüdüsel de olsa, çok daha rasyonel olarak değerlendirilirken, insan denen muammanın akıl sır erdirilemez cesaretli çıkışlarını romantizm ile açıklamak mümkün değildir. Dünya denen yerde hayat mücadelesi vermek için, anne ve babaları tarafından ilk öğretilen kavramlardan birinin “Cesaret” olduğu bir insan yavrusunun, büyüdüğünde bu kültür kodunun karşılığını en anlamsız noktalarda vermesi şaşırtıcı olmamalı. Oysa hayvanlar aleminde anne ve babası tarafından her yavru gücüne göre yetiştirilir. Anne aslan yavrusuna, ondan daha hızlı koşan gazele nasıl yetişebileceğini öğretirken, aynı gazelin annesi de kendi yavrusuna kendi avantajlarını ve aslandan nasıl kaçabileceğini anlatır. Oysa insan annesi, kendi yavrusuna her halükarda cesur olmayı öğretmeye çalışır. Üstelik bu yavru bir erkek ise, ve daha da kötüsü bir üçüncü dünya erkeği ise, “ölümüne atılma” diye bir şeyi öğrenir. Sonra yeri geldiğinde aracından kabadayı gibi iner, en ufak bir tartışmada karşısındakine kafa atar; hele bir de dayak yerse, gururuna yediremez ve silaha sarılır. Böylece rasyonellikten uzak bir kuru cesaret, bütün toplumun geneline hakim olur.

    Sonra adlarına “Cehalet” ve “Cesaret” dediğimiz bu ikiz kardeşler, birbirlerini tanıdıkça daha çok severler. “Cehalet”, “Cesaret”i tanıdıkça içten içe duyduğu eksikliği onunla kapatacağını anlar. “Cesaret” de “Cehalet”i tanıdıkça ondaki hafifliğe aşık olur. Çünkü bilir ki, yarın gerçek bilgiyi sunan biri, ona korkmanın erdemini hatırlatacaktır. Başkasına zarar vermekten korkmanın, kaybetmekten korkmanın, hatasını kabul ettiğinde bedelini medeni şekilde ödemek zorunda kalmaktan korkmanın, kısaca gerektiğinde korkmanın erdemi ile yüzleşmek zorunda kalacağını hatırlatacaktır. Bu kaba saba döngü içinde ne “Cehalet”  ne de “Cesaret” kendi konfor bölgelerini asla terk etmek istemezler.

    Peki, bunun sonunda o topluma ne olur?  

Bunun sonunda düşünme ölür; toplum düşünemez hale gelir. Hem özel hayatta, hem de bilimde, sanatta ve iş hayatında düşünerek yaşamayan insanların sayısı artar. Mesela apartman yönetim toplantılarında alınan düşüncesiz kararlarla, kat malikleri kanununa dayanarak, bahçe katında yaşayan insanların hayatı, her hafta bahçede piknik, doğum günü gibi zoraki etkinlikler düzenlenerek karartılabilir. Oysa kanun “bahçe ortak mülktür ve herkes yararlanabilir” demiş olsa bile, “inadına her hafta etkinlik yapın” demez. Dolayısıyla, biraz düşünerek buradan herkesi memnun edecek bir sentez çıkarmak zor değildir. Öte yandan, “düşünme”nin ölümü ile beraber, bilimsel deneyler de ölür; çünkü “Cehalet” “ne gerek var bilgiye” derken, “Cesaret” “haklısın, uğraşmaya değmez, parasını verir alırız” diye destek verir. Sanata gelince tahmin etmek zor değil: “Düşünme’nin Ölümü” sonrasında hiçbir sanat eseri anlaşılır gelmeyecektir o toplum için. Böylece salonlarda izleyici sayısı giderek azalır, gerektiğinde Youtube ve Google ile bu konu da çözülür. Bunun sonucunda, böyle bir toplumda düşünmeye dayalı bir iş hayatından bahsetmek pek mümkün değildir. Orası da zaten, kendi yazdığını sorgulamadan, hatta sorgulamayı geçtim bir kez bile okumadan, müşterisine gönderen insanlarla dolmuştur.

Son tahlilde, “Düşünme” ölünce, “Düş Toplumu” doğmadan ölür. “Düş Toplumu” ise bir sonraki yazımın konusu.

Hakan Senbir Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Hakan Senbir Facebook hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları