Facebook
Twitter
Başa Dön
"TRENDS"

"Ne olur bu bir rüya olsun…"

6 Mart 2015 , Cuma 14:28
"Ne olur bu bir rüya olsun…"
yelda@yeldaipekli.com

Geçen hafta tam da Özgecan'ın yasını tutuyorken CNBC-E'de birlikte çalıştığım gazeteci arkadaşım, kartopu oynarken bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürüldü… Çocuk saflığında bir oyundan kazayla vitrine çarpan bir kartopu sebebiyle! Ne acı değil mi? Ve sevgili, iyi kalpli Nuh'un son sözleri bu olmuş: "Ne olur bu bir rüya olsun"! Daha yaşayacaklarım var, umutlarım var, yapacaklarım var "ne olur" yarım kalmasın der gibi… 
 
Her geçen gün yeni bir vahşeti gözler önüne seren cinayetler, ruhumu örselemeye devam ediyor. Geçen hafta İzmir’e Dokuz Eylül Üniversitesi’ne konuşmaya gittim. İzmir, Ege hep iyi gelmiştir örslenmiş ruhuma… 
 
Ben stratejik pazarlama ve marka yönetim uzmanıyım ve konuşmamı "KADIN OLMAK VE MARKA DEĞERİ" üzerine yapacaktım. Yeni tüketici trendlerinden, dünyada neler olup bittiğinden, nasıl bir çağa gittiğimizden, teknolojinin hayatımıza kattıklarından ve hayatımızdan çaldıklarından bahsedecektim… Ama böyle bir gündemin ortasında bunlar tabiri caizse sürreal bir tablo gibi görünüyor gözüme. Bu nedenle günümüze bakalım, ülkemize bakalım istedim. Markayı değil kadını merkeze koyarak bir konuşma yapmanın daha doğru olduğuna inandım.
 
İNANDIM… ÇÜNKÜ BENİM UMUDUM KADINLARDA!
 
Ülkemizde kadının yaşam kalitesine ve şartlarına olan tanıklığımız, öznesi kadın olan her tür şiddet eyleminde beni biraz daha derinden etkiliyor. Elbette yalnızca kadınlar söz konusu olduğunda değil, kadının da bir "canlı" çeşidi olduğundan hareketle, yaşayan her şeye karşı uygulanan şiddet zaman zaman "insanlık" için umudumu yitirmeme, kanatlarımın düşmesine sebep oluyor. Yaşamın birbirini tamamlayan parçalardan oluşmuş bir bütün olduğunu düşününce betonlaştırdığımız doğamız, avladığımız bir yabani hayvan, kestiğimiz bir ağaç, öldürdüğümüz bir kadın aslında kendi kendimizi yok etmemizdir. Burada insan kelimesi yerine özellikle "kadını" koydum. Çünkü kadın dişidir, yani doğuran, üreten, çoğaltandır. Erkek bedeni olmadan insan meydana getirilebilir, dünyanın bugünkü teknolojisi sperm bankaları ile bu ihtiyacı karşılamaktadır. Ancak döllenen yumurta, yalnızca bir kadın bedeninde gelişir, büyür ve o bedenden doğar…
 
Konuşmamın kadın odaklı olması, kendimi "Feminist" olarak tanımladığım anlamına gelmiyor. Ben "Feminist" değilim, hiç feminist olma şansım da olmadı. Ataerkil bir ailede büyüdüm, ailemin kadınları geleneksel yapılar içerisinde mutlu huzurlu kadınlardı. Ailemin erkekleri "beyefendi" adamlardı… İçi boşaltılmış bir kadın erkek eşitliği değil, bu iki varoluş biçiminin birbirini tamamladığını görerek büyümek kadın kimliğime sahip çıkmamın en önemli nedenidir. 
 
Ülkemizin "kadın kimliği" kavramı ile tanışmasında sanırım Duygu Asena'nın payı büyüktür. "Kadının Adı Yok" kitabı ile bu coğrafya üzerinde erkek tahakkümünün tartışılmasına zemin hazırlamış ve ülke genelinde bir farkındalık sağlamıştır. Siyasi ve akademi gibi sınırlı çevrelerde tartışılan kadın sorunlarının genele yayılmasına, tabanda duyulmasına, günlük sohbetlerin konusu olmasına neden olan bu kitaptan özellikle bahsetmek istedim. İsmi kadar içeriği de dikkat çeken kitap bir yıl içinde 40. baskıya ulaşmış ve hakkında "muzır" olduğu gerekçesiyle mahkeme kararı ile satışı yasaklanmıştır. Neyse ki Asena'nın açtığı dava ile aklanmıştır… Bu kitap toplumumuzda kadının varoluş isteğini, ben buradayım mesajını ne kadar duyurmak istediğinin önemli bir göstergesidir. Bu arada kitap Yunanistan'da da "bestseller" olmuş, çeşitli Avrupa ülkelerinde yüksek baskı sayılarına ulaşmıştır. Peki ne olmuştu da bu kadar "Bir Adımız Var" demek istemiştik?
 
Tarihsel ve sosyolojik sürece bakmak "şimdiyi" anlamak için elbette gereklidir ancak ben bu detayları sizin tasarrufunuza bırakıyorum. "Şu anda olan nedir?"e odaklanmamız, sorunu anlamamız ve acil olarak düzeltmemiz açısından bir olanak sağlayabilir diye düşünüyorum. "Kadının Adı Yok" cümlesi bile kitabın bu kadar çok satması için yeterliydi aslında, çünkü bir gerçeği bütün çıplaklığıyla ve hatta biraz daha ileri gitmek istiyorum: İKİYÜZLÜLÜĞÜ ile gözümüze sokuyordu. Adının "ANA" olmadığı her yerde kadının varlığı bir TEKİNSİZLİK yaratıyordu. Maalesef durumun hala değişmediğini görmek, İLERLEME kelimesinden ne anladığımızı tekrar tekrar sorgulamamızı gerektirmektedir. Teknolojik ilerlemenin sosyolojik bir düzelmeye neden olmadığı çok açık… Bir örnek: Geçenlerde televizyonda bir doktordan dinledim, "insansız hava araçlarına" benzer bir nano teknoloji, tıkalı olan damarları bir operasyon ile açabiliyormuş, MUH-TE-ŞEM! Değil mi? Vücudumuzun en ince yerlerine dokunabilmeyi, iyileştirebilmeyi keşfederken bir kadına "insani" bir dokunuşu beceremiyoruz. Taciz ediyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, parçalıyor yetmiyor yakıyoruz. Birinci çoğul kişi dilinden söylüyorum bu cümleyi, "BİZ" çünkü hepimiz bu ülkeyi oluşturan demografik yapının parça taşlarından biriyiz. Birimiz öldüğü zaman aslında hepimizden bir şeyler yiter… Cânım Özgecan gibi! Burada sevgili Neşet Ertaş'ı hatırladım, ne güzel söylemiş: "KADIN İNSANDIR, ERKEK İSE İNSANOĞLUDUR" Ozan burada kadın ile erkeği bir üstünlük birimiyle değerlendirmemiştir diye not düşmeye gerek var mı acaba? :)) Kadın dişidir, yani doğuran, üreten, çoğaltandır demiştim. Kadının üretkenliğini doğanın ve toplumun bize yükledikleriyle sınırlamadan kabul etmek durumundayız. Kadın sadece zaruri ihtiyaçları karşılayan bir canlı değildir… Yalnızca insan soyunun sürmesi için üremez aynı zamanda "insan vasıflarımızın" devamlılığı için de kafa yorar. Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?" İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!.." Kadının bu yönünün eksik olduğunu düşünenlere Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"sından bir alıntı… Sanırım yavaş yavaş bu durumu değiştirecek çözümler için öneriler de ortaya çıkmaya başlıyor… "PARA KAZANMAK" İlk seçimimi bu kadar keskin bir alandan yapmış olmamı açıklamak istiyorum. Giderek maddi kavramların değer ölçütü sayıldığı günümüz dünyasında kadının ekonomik olarak güç kazanması, emin olun ki, onu daha görünür kılacaktır. Yaşamı, ev içinde sınırlanmış bir kadın için, onun hayatını birçok açıdan özetleyen bir deyim var dilimizde: "Erkeğin eline bakmak". Bu hal kadını direk olarak bağımlı yaşamaya mecbur bırakıyor. Kamusal alandan çekip, küçücük mekanlarda dar ve çaresiz sohbetlere hapsediyor. O halde kadına şiddetin azalması için onun emeğini ücretlendirmeli ve görünürlüğünü arttırmalıyız. Elbette, iyi eğitim ve olanaklara, toplumda kabul görmüş bir statüye sahip olan herkese bu anlamda bir "öncülük" görev ve sorumluluğu düşmektedir.
 
 
Yelda İpekli LinkedIn hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Yelda İpekli Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Yelda İpekli Facebook hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Yelda İpekli Instagram hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın
 

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları