Facebook
Twitter
Başa Dön
GERÇEK HAYAT

İLETİŞİM PROFESYONELLERİ, 30 MART SEÇİMLERİ VE ÖTESİ

22 Nisan 2014 , Salı 11:48
İLETİŞİM PROFESYONELLERİ, 30 MART SEÇİMLERİ VE ÖTESİ
cemi@tribeca.com.tr

Son bir yıldır yaşananları nasıl anlamalı? Gezi Olayları, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, peşi sıra tapeler furyası, en son da pek çok iş dünyası yöneticisi ve tabii iletişimci açısından kötü bir sürpriz hatta hayal kırıklığı olarak 30 Mart seçimleri…

Bundan sonrasında bizi nasıl gelişmeler bekliyor? Mesleki perspektiften bakınca bütün bu yaşananları nasıl anlamlandırmak gerekir?Epeydir bu soruların cevapları üzerine kafa yoruyorum. Son dönem bu köşe dışındaki yazılarımın kayda değer bir bölümü aslında bu çabanın ürünü.

Doğrusu seçim sonuçları benim açımdan hiçbir şekilde sürpriz olmadı. KONDA’nın seçimlerden bir hafta önce yayınlanan tahminleri görünen köy için kılavuz mahiyetindeydi.

İçinde yaşadığımız toplum son 30-40 yıldır ilk defa bu kadar yüksek bir siyasallaşma yaşıyor. Farklı toplumsal kimlikler üzerinden yaşanan bir süreç bu ve aslında Pandora’nın Kutusu daha 2002 seçimlerinden hemen sonra açılmıştı.

Bu siyasallaşma furyasına en son ve en safiyane hali ile katılanlar ise içine benim de dâhil olduğum büyük kentlerin beyaz yakalı profesyonelleri ve onların çocukları oldular. Nitekim şimdi sanki biraz durulmuş gibi olsa da, Facebook’taki haber akışı sayfam uzunca bir zamandır arkadaşlarımın katkıları ile onların normal hayattaki duruşlarından çok farklı, oldukça sert ve öfkeli Anti- AKP gönderiler toplamıydı.

Birçoğu aynı zamanda meslektaşım olan Facebook arkadaşlarımın önemli bir bölümü bu siyasallaşma sürecine Gezi Olayları esnasındaki polis şiddetine tepki meşru zemini üzerinden girdiler, devamla yaşam tarzına tehdit algısı ile kanaatlerini pekiştirdiler ve en son olarak da ortaya çıkan çoğu yasadışı dinlemeler ile Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin seçimlerde mutlaka yenileceğine kendileri inandırdılar. Şimdilerde ise, suskun ama büyük ölçüde kendi toplumsal aidiyetlerine kapanmış nesnel gerçekliği reddeden bir ruh hali içerisindeler.

Ancak gözlemim o ki, bu reddediş hali bir noktada iletişim profesyonellerinin mesleki yaklaşımlarında da sorunlu neticelere yol açıyor. Nitekim somut bir örneğini geçtiğimiz günlerde katıldığım gelecek trendleri üzerinde bir müşteri toplantısında fiilen yaşadım. Laf döndü dolaştı seçim sonuçlarına geldi. Ve o noktada bir kere daha gördüm ki kişilerin siyasal kanaatleri, daha doğrusu buradan çoğalttıkları nesnel gerçekliği reddetme hali çok kolay biçimde profesyonel bakış açılarının önüne geçebiliyor.Çoğunlukça dile getirilen görüşler Cüneyt Özdemir’in meşhur ettiği  “AKP Mitinginde Bir Çapulcu!” izlenimlerinden farklı değildi: Mealen “onlar makarnacılar, onlar varoşlar”; “ Kalan % 55 bize yeter!; kalanına mallarımızı, ürünlerimizi satmasak da olur yani…!”

Bence bu derin bir yabancılaşma; onun bir adım ötesinde ise kurumun nihai çıkarlarına ters düşen algıda seçicilik üzerinden bir akıl tutulması var.

Besbelli birçok meslektaşım ve bu arada önemli oranda müşteri cephesinde profesyonel yönetici gözlerinin önündeki gerçeği kabullenmekte zorlanıyorlar. Hâlbuki tam da bu dönemde aklın yolunu izlemekte yarar var. Zira bu aklı kullanmadan atılacak her adım gelecekteki hizmet ettikleri kurumlar adına yeni hataların peşin peşin kabulü anlamına gelecektir.

Hangi siyasi görüşten olursak olalım, işimiz iletişim ise seçim neticelerinin arkasında toplumsal sosyolojiyi; Başkan Erdoğan’ın pek sık zikrettiği, her ne kadar hala sınırları tam ve net olarak ortaya çıkmamış olsa da, “Yeni Türkiye” gerçeğini nesnel bir biçimde değerlendirmek durumundayız. Burada özellikle sosyoloji diyorum zira eğer bir siyasi parti girdiği biri hariç son 6 seçimi oylarını arttırarak kazanıyorsa ve çok büyük olasılıkla bundan sonra gelecek en az iki seçimi de kazanacak gibi duruyorsa, burada artık konuşulması gereken siyasal düzlem değil toplumsal olandır.

Gözlerimizin önünde yaşanan toplumsal gerçek ne?

Kanımca, bu seçim sonuçları, 12 yıllık Ak Parti iktidarının Türkiye’nin toplumsal topoğrafyasını ne kadar kalıcı bir biçimde değiştirdiğini bir kere daha tescil etmiş oluyor. Artık seçimin iki galibi olan Ak Parti ve BDP’nin gerçekte iki önemli toplumsal realiteye karşılık geldiği net bir biçimde ortaya çıkmış durumda: Birincisi varoşlardaki ve kırsaldaki dar gelirli kesimleri de beraberinde sürükleyen gelişmiş bir mütedeyyin orta sınıf; ikincisi ise kalıcı bir kimlik bilinci oluşturduğu görünen ve her geçen gün özgüveni artan bir Kürt toplumu.

Kim bu Ak Parti seçmenleri?

Seçim öncesi bir anda meşhur olan blog yazısında betimlendiği gibi bu Ak Parti seçmenleri “çocuğumuzun bakıcısı Nermin Abla... Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir... Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice... Annesi Meliha... Kardeşi Sanlı... İSKİ’den emekli Necati Amca... Zabıta... İtfaiyeci... Otobüs şoförü... Taşeron inşaat işçisi...” midir sadece? 

Kuşkusuz onlar da var ve onların içinde, bence ayıplanacak biçimde “Makarnacı” diye aşağılanan, bizzat Başbakanlık tarafından yayınlanan “Sessiz Devrim” isimli raporda dökümleri verilen “Şartlı Eğitim ve Şartlı Sağlık Yardımları Programı” ile düzenli nakit desteği verilen 3 milyon çocuk annesi, her yıl düzenli yakacak yardımı 2 milyon hane sahipleri, 125-375 TL arasında değişen miktarlarda düzenli aylık nakdi yardım alan 1,2 milyon engelli ve yaşlı kişiler, ülke genelindeki 973 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığı ile yürütülen sosyal yardım programlarından 2012 yılı sonu itibariyle 2.101.611 hanedeki toplam 6.370.100 fayda sahibi de bulunuyor.

Ama son seçimlerde Ak Parti’ye oy veren toplam 20.519.829 kişi sadece kırsal ve varoş kökenli bu dar gelirli vatandaşlardan oluşmuyor.  Yukarıda bahsettiğim raporda bir başka veri daha var ki, Ak Parti’nin arkasında duran asıl toplumsal temeli o veri çok daha iyi açıklıyor. Bu veriye göre 2002 yılında günlük kişi başı 4,3 doların altında bir gelirle hayatını sürdürmek durumunda olan toplum kesimi toplam nüfusun %30,3’ünü oluşturmakta iken, 2011 yılında bu oran %2,79’a kadar gerilemiştir. Bir başka deyişle bir üst gelir kademesine atlayan nüfusun  % 27,5’nin (yaklaşık 20-22 milyon kişiye tekabül ediyor) çok önemli bir bölümü orta sınıfa terfi etmiştir.

Ve bu insanlar tıpkı bizler gibi, aynı AVM’lerden alışveriş etmekte, farklarına kıyasla bizimki ile benzerliğin daha öne çıktığı tüketim kalıpları dâhilinde yaşamaktalar. Bu “muhafazakâr” olarak tanımlanan orta sınıfın, kırsal bölgelerin ve varoşların (Aleviler hariç!) dar gelir grupları ile paylaştığı, “laik”, “çağdaş” sıfatları ile tanımlanan orta sınıftan asıl farklılaştığı alan ise, grup aidiyetlerini tanımlayan, hayata, çevrelerine, devlete bakış açılarını anlamlandırmakta kullandıkları değerler setinde ortaya çıkıyor.

Bu değerler seti ise uzun zamandır, birçok kamuoyu araştırma şirketince ortaya konduğu gibi birkaç başlık altında toplanıyor. Örneğin Ipsos KMG araştırma şirketi 2012 yılında yayınladığı ve 14 yaş üstü 15.953 kişi nezdinde gerçekleştirdiği  “Türkiye’yi Anlama kılavuzu adlı araştırmasında bu orta sınıfı “Yeni Muhafazakârlar “ ve “Geleneksel Orta Sınıf” başlığı altında ikiye ayırarak inceliyor. Araştırma AKP tercihi en yüksek grup olarak tanımladığı ve toplumun % 35,5’ine karşılık gelen “Yeni Muhafazakârların” hayata dair duruşunu belirleyen 4 en güçlü tutumu şöyle sıralıyor: İnançlı olmak % 79; Geçmişe özlem % 71; küçük lüksler/mutluluklar aramak % 70 ve evde yaşam % 69… Ayrıca bu grubun başlıca özellikleri arasında araştırma şunları ortaya koymuş:

·         Ekonomik ve siyasi gidişten güçlü bir şekilde memnunlar,

·         Siyaset kurumuna ve devlete güvenleri daha fazla,

·         Demokratik açılım ve Kürtçe eğitimi destekliyorlar,

·         Dini duyarlılıkları ortalamadan daha yüksek,

·         HES ve nükleer santralleri güçlü şekilde destekliyorlar…

Bu arada meslektaşlarımın da, profesyonel iş yöneticilerinin de büyük ölçüde içinde IpsosKMG’nin tanımına göre “Tepkili Modernler ”in toplumsal ağırlığı ne yazık ki sadece % 13,5 seviyesinde.

Peki ya Kürtler?

Mevcut durumda, toplumsal bir kimlik/ varlık anlamında Kürtler, olumlu veya olumsuz anlamda, yükselen beyaz yakalı ortası sınıf muhalefetin takip ekranına pek girmeyen bir gerçeklik aslında; büyük ölçüde iletişim profesyonelleri için de böyle. Gerçi İDA olarak örneğin Kürt asıllı yazar, gazeteci, çevirmen Muhsin Kızılkaya ile bir buluşma gerçekleştirdiğimizde olduğu gibi belli belirsiz bir milliyetçi tepki kaynağı olabiliyor. Ama o kadar. Bir de tabii Gezi esnası ve sonrasında HDP’nin İstanbul Belediye başkan Adayı Sırrı Süreyya Önder’in oluşturduğu sempati haresi var.

İş dünyası daha ilgili denilebilir; geçtiğimiz sonbaharda TÜSİAD’ın Güneydoğu Yatırımcı Danışma Konseyi’nin ikincisi Batman’da düzenlendi hatta toplantıda Başkan Muharrem Yılmaz, “SilavjiBatman’e re” diyerek katılımcıları Kürtçe bile selamladı. Bu girişimde büyük emeği olan Tarkan Kadooğlu ise TÜSİAD yönetimine bu dönem giren Kürt kökenli işadamı.

21 Mart 2013 itibarı ile başlayan Çözüm Süreci, Barzani’nin Şivan Perver ile Diyarbakır ziyareti, ardından gelen ilk defa Türkçe dışında dillerle siyasi propaganda eşliğinde yerel seçimler, PKK’nın olağan siyasal etki sınırlarının ötesinde Kürtlerin özgüvenli bir biçimde toplumsal kimlikleri ile ortaya çıkışına tanıklık etti.

Bölgesel sınırları hayli net bir alanda yerel yönetimleri kazandılar ve “Yeni Türkiye” diye verilen görünür kapsamı bir hayli soyut tanımın kurucu bir unsuru olarak öyle ya da böyle konumlanmış durumdalar.

Her koşulda şurası kesin kesin ki, önümüzdeki dönemde Kürtçe yerleşim yerleri isimlerinden başladığı yolculuğuna Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinden, tahminlere göre Türkiye’deki toplam Kürt nüfusunun üçte birinin yaşadığı İstanbul’a doğru sürdürecek ve giderek kendimizi çok dilli bir iletişim ortamında bulacağız. İletişim profesyonellerinin konunun en azından bu boyutunu akıllarının bir köşesine koymalarında yarar var. Örneğin şimdiden Nevruz bağlamında çok kültürlü pazarlama başlığına bir göz atabilirler. (http://en.wikipedia.org/wiki/Multicultural_marketing )

Sıkılan Macun Tüpe Girer Mi?

Tabii ki girmez ve girmeyecektir de. Ak Parti’nin 15 yıllık tarihinde en ağır siyasi krize rağmen aldığı % 45,6 oy oranı, BDP’nin coğrafi olarak tanımlı, büyük ölçüde birbirine bitişik 10 ilde kazandığı yerel yönetimler önümüzdeki toplumsal süreçte şirketler, markalar ve onlara hizmet veren iletişim profesyonellerin verili iletişim parametrelerini kökten bir biçimde değiştirmelerini gerekli kılacaktır.

Kanımca Başbakan Erdoğan tarafından “Yeni Türkiye” henüz kalın sınırları çizilmemiş tarifinin gelişiminin orta vade iki farklı düzlemi bulunuyor.

Birincisi tabii ki siyasal düzlem.  Bu seçimlerin en önemli mesajı Başbakan’ın konuşmasındaki şu cümledir: Siyasete siyaset dışı yöntemlerle rota çizmeye kalkanlar kaybetmiştir."

Bu bakımdan bu seçimlerde kimin kazandığından çok kimin kaybettiği daha önemlidir. Bu anlamda Fethullah Gülen Cemaati’nin toplumsal bir karşılığı olmadığı veya varsa bile bu toplumsal tabanın Başbakan’ın son derece güçlü siyasal iletişim hamlesi karşısında safını ondan yana tuttuğu ortaya çıkmış bulunuyor. Ama bundan da önemlisi, bu cümle aynı zamanda ne siyaseten ne de başka yöntemlerle ülke içinde Ak Parti iktidarının karşısında duracak bir güç kalmadığının tescilidir.

Kısa vadede, devlet içindeki cemaatçi temizlik operasyonunun çok daha güçlü bir biçimde sürdürüleceği ve birçok kişinin adli yaptırımlarla karşılaşacağı beklenmelidir. Ayrıca bu bağlamda Türkiye’nin son 3 yılına damgasını vurmuş bulunan Ergenekon, Balyoz benzeri büyük ve ağırlıklı olarak siyasallaşmış davaların yeniden ele alınacağı öngörülmelidir. Kuşkusuz bu süreçte siyasal zeminde yeni ayrışmalar ve bütünleşmeler de ortaya çıkacaktır. Özellikle pek yakında Mustafa Sarıgül’ün CHP Başkanlığına yüklenecek olması dolayısıyla, “sol”da da orta vadede hiçbir siyasi şansı olmasa da yeni yapılanmalar kaçınılmaz görünmektedir.

Öte yandan Başbakanın elde ettiği gücü içeride iki önemli konuda siyaseten dönüştürücü adımlara tahvil edeceğini apaçık ortadadır: Birincisi Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve hemen ardından gelecek Türkiye’nin siyasal yapılanmasını de facto bir “Yarı-Başkanlık” sistemine doğru değiştirmeye yönelik adımlar; ikincisi ise Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile PKK meselesini çözmeye yönelik yasal düzenlemelerin hız kazanması.

Buna karşın toplumsal düzlemde, asıl önemli değişim ise muhafazakâr ve Kürk kökenli toplum kesimlerinin davranış kodlarında ortaya çıkacak gibi görünmektedir. Bu kesimlerin önümüzdeki günlerde artan bir özgüvenle giderek daha talepkâr hale geldiklerine tanıklık edeceğiz ve şirketleri belki de daha fazla zorlayacak konular bu noktada ortaya çıkacaktır.

 

Cem İlhan Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

 

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları