Facebook
Twitter
Başa Dön
GERÇEK HAYAT

İDA BAŞKANLIĞINDA 2 YIL

27 Ocak 2015 , Salı 13:05
İDA BAŞKANLIĞINDA 2 YIL
cemi@tribeca.com.tr

Yakın bir zaman önce 2 yıldır yürütmekte olduğum İDA (İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği) Başkanlığı görevini Ünite İletişim’in Ajans başkanı sevgili Işıl Arıdağ’a devrettim. Bu süre zarfında zaman zaman iflah olmaz iyimserliğimden kaynaklanan hayal kırıklıkları yaşasam da, sektörümüzü, insanlarını çok daha yakından tanıma olanağım oldu. Şaşırdığım durumlar olduğu kadar şaşırmadığım gerçeklerle de yüzleşme fırsatım oldu.

Bu iki yılın kuşkusuz beklenmedik olmayan ama yine de gücü ve kapsamı ile çok şaşırtıcı olan olayı Gezi protestolarıydı. Ülkemizde 1999 Marmara Depreminden sonra, kentli orta sınıfları ilk defa bu kadar kapsamlı bir biçimde gündelik rutinlerinin dışına çıktılar. Farkında olsun veya olmasınlar, “konfor alanları”ını terk ettikleri ölçüde kendilerini, yaptıkları işleri veya yapmadıklarını sorgular buldular. Halkla ilişkiler sektörü de bu toplumsal yükselişten olabildiğince etkilendi. Gerçi ilk günlerin yüksek adrenalinli çıkışları, sorgulamaları yerini daha sonra tam zıddına, derin bir apatiye bırakmış görünse de öyle sanıyorum ki önümüzdeki dönemde, bu toplumsal dalgalanmanın sektörel sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.

Aslında benim İDA başkanlığı görevine talip olmam bir anlık karar ile oldu. Dönemin başkanı Excel İletişimin Başkanı Figen İsbir ve yönetim kurulu ellerindeki işleri bitirmek gerekçesi ile en azından bir yıl daha yönetimde kalmak istiyordu. - Şimdi kendilerine hak veriyorum doğrusu, kurumsallaşmamış bir yapıda bence de uygulama etkinliği açısından yönetim en azından 3 yıllığına olmalı; iki sene yeterli bir süre değil!- Buna karşın biz kuruculardan bir grup meslektaş ise 2 yıl kuralının istisnasız işlemesinden yanaydık. Böylece kimsenin aday olmaya gönüllü olmadığı bir anda başkan adayı oldum. Bunca yıldır bu sektörün çilesini çekmiş biri olarak söyleyecek sözüm de vardı doğrusu…

O hızla, bizim kuşağa özgü iradi bir tutumla, hayli iddialı bir çalışma programı hazırladık yönetimdeki arkadaşlarla. Genel olarak uyumlu, iyiniyetli ve çalışkan bir yönetim kurulu olduk. Bazı işleri başardık, bir çok projeyi ise gerçekleştiremedik ne yazık ki…  Biraz zaman yetmedi ama asıl önemlisi kurumsal pek bir birikimi olmayan bir altyapıda, kendi şirket sorumluluklarının yanında, adeta bir icra kurulu üyesi gibi çalışılsa da gidilecek mesafe belli idi.

Şimdi şu noktadan geriye dönüp baktığımda yine de bir rüzgâr estirdiğimizi düşünüyorum.
Nasıl bir rüzgâr sorusunu şöyle cevaplamak isterim. Kurulduğu günden bu yana, ki az zaman değil üstünden 10 yıldan fazla zaman geçti, İDA hep sektörün bir tür seçkinler kulübü gibi algılandı. Geçmiş itiş kakışların etkisi ile diyelim, bir grup “eski” şirket hep dışında durdu; nispeten genç şirketler ise nasıl olsa bizi almazlar düşüncesindeydi. İDA’nın kendi içinde de sürtüşmeleri pek eksik olmadı. Bu tabii, aslına bakılacak olursa salt ona özgü bir durum da değil; İDA gibi TÜHİD de, KİD de, aşağı yukarı aynı nedenlerle, sonuçta sektörün ve mesleğin bir bütün olarak ekonomik ve toplumsal olarak geldiği yere kıyasla performans olarak olması gerekenin gerisinde…
Bu arada göreve geldiğimizde sektörün itibarı da, gerçi değişen bir şey yok bu sürede, yerlerde sürünüyordu.

Ne yapılması gerektiği ise beş aşağı beş yukarı belliydi. Birincisi mevcut paydaş ilişkilerini güçlendirmek, olmayanları yeniden tesis etmek, ikincisi ortaya çıkıp mesleğin durumuna ilişkin “kral çıplak” demek yani bir bakıma mevcut farkındalığı bir aciliyet hissi ile beslemek, üçüncüsü derneğin üye tabanını güçlendirmek, mevcut çekimserlikleri gidermek ve dördüncüsü bu arada olabildiğince Ankara ile ilişkileri de güçlendirmeye çalışmak.

Bütün bunları yapabilmek için de başlıca üç kaldıracımız vardı: birincisi medya üzerinden konuşma fırsatları ikincisi doğrudan üye şirketlerimizin çalışanları ile bir etkileşim platformu olarak düşünülen iki ayda bir düzenlenecek İDA Buluşmaları, üçüncüsü ise 3 ayda bir düzenlenecek üyelere hesap verme toplantıları. Araştırmalar, etkinlik bazlı daha geniş katılımlı girişimler da bu resmi tamamlayacaktı.

Bütün bunları elden geldiğince, başlangıçta daha hızlı ve sistematik daha sonrasında kısmen daha düşük bir tempo ile gerçekleştirmeye çalıştık. En önemli kazanımlardan biri sektörde “galiba İDA’da farklı bir şeyler oluyor” algısını yaratmak oldu. İlk üç dört ayda epeyi bir medya üzerinden konuşma fırsatı yakaladık; ilk iki İDA Buluşmalarında 100-120 meslektaş bir araya geldik. Süreç içerisinde en değerli kazanımımız ise yeni üye girişinde oldu. Sonuçta bugün IDA’nın üye tabanı neredeyse yarı yarıya yenilenmiş durumda.

Özetle bir rüzgar yaratılmış olsa da bu hayli cılız bir rüzgardı.

Madalyonunun öteki yüzünde ise, doğrusu istenirse pek de parlak bir tablo yoktu. Gezi olaylarına kadar hatta kısmen hemen sonrasında yakalanmış gibi gözüken sektörel dinamizm yerini hızla şekilsiz bir apatiye bıraktı. Sektörün, en genel manada mesleğin itibarsızlığı ve bunda kendimizin yaptığı hatalar üzerinde süregiden bir özeleştiri çabası terazinin diğer kefesinde pozitif bir şey olmayınca, zamanında bir meslektaşımın kibarca belirtiği gibi manasız bir yakınmaya dönüştü.

Nitekim bu süreçte en açık biçimde gördüğüm şu oldu: Başka ülkeler ile kıyaslandığında bizim sektörün en görünür özelliği hangi seviyeden olursa olsun mesleğin önemli konu başlıkları bir yana yaptıkları başarılı işlerin bir vaka analizini dahi yazılı hale getirip paylaşmaktan aciz olması. Sonuçta bizim meslekte gençler dâhil, kendi işine dair içerik üreten insan sayısı iki elin parmaklarını zor geçiyor.

Yapılan bir diğer hata da – ki bunun da sorumluluğu büyük ölçüde bana ait – İDA Buluşmaları’nda seçilen konu başlıklarıydı. Benim konuşmacı olduğum ilk toplantıya ve Bekir Ağırdır’ın “Türkiye’yi anlamak” konulu sunuşunun olduğu ikinci toplantıya iyi bir katılım olurken, Muhsin Kızılkaya’nın konuşmacı olarak katıldığı üçüncü toplantıya çok daha az ve hatta bir bölümü hayli gerilen meslektaş katıldı. Sonrakiler de ise katılım içler acısıydı. Hata besbelli seçilen konuşmacılar, daha doğrusu onların dillendirdikleri konulardı. Belki sonuncusu hariç bunlar ortalama meslektaş profilinin ilgisini çekmiyordu ya da bu kişilerin sunduğu şekli ile ilgilerini çekmiyordu.

Üçüncü olarak belki de hata olarak değil ama bir eksiklik olarak belirtilmesi gereken İDA’nın bir meslek örgütü olarak – ki bu konuda diğerleri de aynı durumda – üyelerine bizatihi üyelik sıfatının dışında pek fazla bir şey kazandırmıyor olması. İDA üyesi olmakla ne kazanırsınız? Belki kısmen bir mesleki itibar, daha çok diğer üyeler tarafından bir tür tanınma; bir de tabii gayretli iseniz yurt dışı networklerle bağlantı imkânları…

Ödenen cüzi bir yıllık aidat karşılığında çok daha cüzi bir getiri bu kanımca; nitekim böyle olduğu için de mevcut üyeleri dahi zaman zaman farklı bir şeyler yapmaya, derneğin etkinliklerine katılmaya ikna etmek hiç de kolay olmuyor.

Özetle aslında hayli ikircikli bu tablodan, İDA Başkanı olarak geçirdiğim iki yılın ardından çıkardığım en temel iki sonuç şudur:

Birincisi büyük ölçüde kapsayıcı, yerine göre dayanışmacı ama asıl önemlisi güçlü ve tekil bir kimlik ile var olamadığı ölçüde sektörün ve tabii mesleğin itibarını bulunduğu yerden yukarı kaldırmak mümkün değildir.

Daha açık bir dille söylemem gerekirse aslında ilk adımda yapılması gereken bellidir. Toplumsal etkisi daha büyük olsa da, ekonomik tabanı bu kadar küçük bir sektöre üç tane dernek fazladır.
Yapılması gereken İngiliz PRCA’da olduğu gibi ister müşteri tarafında, ister danışmanlık şirketinde, isterse free lancer çalışan tüm PR’cıların tek bir çatı altında birleşmesidir.

Bunu sektörde halen sözü geçen kişi ve kuruluşların yapması mümkün mü?  Bu soruya geçmiş tecrübelerimin ışığında tahmin edilebileceği gibi evet demem olası değil. Buradan geliyorum ikinci sonuca: Bence sektöre katılan, her yıl yeni PR şirketleri kuran girişimciler başta olmak üzere gençlerin önünü açmak gerekiyor.

Yanlış başlamış olsa da Gezi Olaylarının hemen akabinde gündeme gelen 3. Kuşak Prcılar girişimi bu anlamda kayda değer bir girişimdi.  Buradaki arkadaşlar yukarıda belirtiğim bağlamda bence sektörün geleceğini daha dikkatle ve daha katılımcı bir biçimde değerlendirmeliler.

Cem İlhan Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

 

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Etiketler: Cam İlhan İDA
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları