Facebook
Twitter
Başa Dön
GERÇEK HAYAT

Başta Üçüncü Kuşak PR’cılara olmak üzere tüm Meslektaşlarıma Açık Mektup

1 Ekim 2013 , Salı 15:42
Başta Üçüncü Kuşak PR’cılara olmak üzere tüm Meslektaşlarıma Açık Mektup
cemi@tribeca.com.tr

En başından belirtmiş olayım bu mektubu ne İDA adına ne de IDA Başkanı sıfatı ile yazıyorum. Görüşlerim tamamı ile beni bağlar ve başlıktan da anlaşılacağı gibi bu açık bir mektup. Dolayısı ile bugüne kadar kapalı kapılar ardında konuşulanları da sadece ilgililerinin şahsi duruşlarını zedelememeye özen göstererek açık açık ele alacağım.
 
Geçtiğimiz günlerde, dijital iletişim konusunda dikkate değer çalışmalar yapan, aynı zamanda Bilgi Üniversitesi’nde akademisyen olan Ercüment Büyükşener ile yaptığımız keyifli sohbette kendisi bana bir soru sordu. “ Sizce “ dedi, “Pr sektörünün en önemli sorunu nedir ?” 
Benim bu soruya cevabım şu oldu: “ Para yok!”  Aslında bu kadar basit. Bugün biz PR’cıların en temel sorunu bu; yaşadığımız sıkıntıların, sıklıkla içine girdiğimiz kabul edilemez davranışların da, müşterilerimizden veya basın mensuplarından gelen anlamsız talepler karşısındaki çaresizliğimizin de nedeni bu. 
 
O yüzden bu sektöre çok da genç nitelikli insan gelmez oldu. O yüzden gelenler de ilk fırsatta kapağı müşteri tarafına atmaya bakıyor. Ve en önemlisi o yüzden koca koca insanlar bir araya gelip doğru düzgün bir mesleki dayanışma oluşturamıyorlar, bir yandan birbirlerini çekiştirip, yeri geldiğinde birbirlerinden gayri nizami biçimde eleman transfer edip, yine gayri etik biçimde birbirlerinin müşterilerine el atıyorlar… 
 
Şimdi anlatacağım hikâye de böyle bir şey… Geçtiğimiz ay, İDA üyesi Communication Partner’ın ortağı ve aynı zamanda İDA Yönetim Kurulu üyesi olan Ufuk Çarşıbaşı’nın “sevgili kuşaktaş meslektaşlarım” hitabı ile sunduğu ve kendi kendi ile yaptığı bir röportaj ile başlattığı bir girişimi dolaylı bir biçimde öğrendim. İlk gönderim listesi İDA üyesi olmayan şirket sahipleri veya genel müdürleri, İDA üyesi şirketlerin orta ve üst düzey yöneticileri ve az sayıda KİD üyesi kurumsal iletişimciden müteşekkildi.
 
Bu aşamada Ufuk Çarşıbaşı’nı başlattığı bu girişimin kapalı niteliği ile İDA’da üstlendiği yönetim sorumluluğunun tenakuz yaratacağı ve doğrusunun en azından bu konuda tüm üyeleri bilgilendirmek olduğu konusunda uyardım. Sağ olsun o da bu uyarının gereğini yerine getirdi. 
Bunun ötesinde şu soru ortada duruyordu: Bir meslek örgütünün yönetim kurulu üyesinin, diğer üyelerinin bilgisi dışında ve biraz zorlanırsa paralel bir örgütlenme anlamına gelecek bir girişimi bırakalım katılımcısı olmayı başlatıcısı olması ne kadar ne kadar etik bir tutumdur? Hala da ortada duruyor…
 
Bu arkadaşlar belli aralıklarla toplanıyorlar; anlaşıldığı kadarı ile kendilerine bir aksiyon planı da belirlemişler. Bu çerçevede kendilerini, sektördeki mevcut kurumsal yapılara alternatif olmaktansa bir tür “sivil toplum hareketi” olarak tanımlıyorlar. 
 
Aksiyon planları nedir ne değildir, bunu açıklamak bu arkadaşlara düşer tabii ama ben doğan güneşin nereden batacağını bilmek için yeterince deneyim sahibi bir kişi olarak bu noktada bazı şeyleri daha adlı adınca konuşmaya karar verdim.
 
Bu satırları yazmadan önce aklımda dönüp duran ilk soru şuydu: Hep aynı hataları yapmak zorunda mıyız?
 
Ufuk Çarşıbaşı seçilmiş arkadaşlarına gönderdiği mailinde herkesin beş aşağı beş yukarı kabul ettiği dönemselleştirmeyi öne çıkartıp yeni bir “biz” ve “ötekiler” tanımı yapıyor, adlı adınca bunun nasıl bir şey olduğunu belirtmese de “ötekilerin” iş yapış biçiminin artık geçerli olmadığını savlıyor, Time Halkla İlişkiler ’in sahibi Sevda Solak da “yeni neslin bakış açısını” ortaya çıkartmak için bir “workshop” öneriyor…
 
Ben bu mesleğe başladığım dönemde, o zamanda, şimdi de sektörün önde gelen şirketlerinden olan İmaj Halkla İlişkiler ve onun kurucusu, şimdi hepimizin sektörün duayeni olarak kabul ettiği Betül Mardin Hanım hakkında duyduğum en kibar yorum “ bırakın canım o kokteyl organzecilerini” şeklinde olurdu. Biz o zamanlar, şimdi de birçok örneği bulunan daha çok çizgi altı iletişim ajansı formatında çalışıyorduk. Böylelikle kendi rekabet farkımızı öne çıkardığımızı düşünürdük. 
Ardından Ali Saydam ve Salim Kadıbeşegil, gidip geldikleri uluslararası mesleki toplantıların katkısı ile “stratejik iletişim” kavramsallaştırması altında yeni bir farklılaşma yolu açtılar ve şirketlerini başarı ile “iletişim danışmanı” olarak konumlandırdılar. Ufuk Çarşıbaşı’nın ve başka bazı meslektaşların bugün  “ikinci kuşak” olarak tanımladığı benim ve şirketimin de içinde bulunduğu, bugün minimum 10 yılı aşkın süredir faal olan ve çoğunluğu İDA üyesi olan şirket yapılaşmaları bu süreçte oluştu. 
 
Karikatürize ederek söylemem gerekirse, o zamanların sektörün “günah keçisi zımnen veya ismen Betül Mardin Hanım ve Prof. Dr. Alaattin Asna’ydı. Onlar hakla ilişkiler yapmıştı; biz ise “stratejik iletişim” yapacaktık… İDA’nın öncülü olan PRCI büyük ölçüde bu ön kabul üzerine kurulmuştu.
Devamında kurulan İDA aslında kısmen bu bölücü yaklaşımı aşmak amacı ile bilhassa Meral Saçkan, Cengiz Turhan ve Necla Zarakol’ un gayretleri ile kurulmuş bir yapılaşmadır. Ama geçen sekiz yıla bakınca İDA’nın da çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Keza TÜHİD, KİD benzeri ayrı yapılaşmalar da mevcut bölünmüş halimizin diğer veçheleri.
 
Şimdi ise öyle anlaşılıyor ki, öyle adlı adınca söylenmiyor gerçi, sektör olarak içinde bulunduğumuz hayli aciz durumu tanımlamak için 2. Kuşak PR’cılardan yeni “günah keçilerimiz” var. Tabii bu aralar bu listeye Altın Pusula’daki herkesin başına gelebilecek bir yanlışı nedeni en kestirme yoldan hedef tahtasına oturtulan Fügen Toksü’yü de eklemek lazım. 
 
Peki, 2. Kuşak PR’cıların hataları yok mu? O kadar çok ki saymakla bitmez. Ama bu noktada bence daha da önemlisi hepimizi kuşatmış durumda bulunan “ötekileştirici” zihniyettir. O nedenle bu soru aklımda dönüp duruyor; yıllar geçse de aynı hatayı yenilemek mecburiyetinde miyiz diye…
 
Ufuk Çarşıbaşı kendi kendi ile yaptığı röportajda “nedir üçüncü kuşak ruhu ?” sorusuna kibarca ve fazla da risk almadan şu cevabı veriyor: “Henüz tanımlayamam, ama bir araya geldiğimizde aynı dili konuştuğumuzu, aynı şeylerden rahatsız olduğumuzu fark ediyorum. Neyi istemediğimizi biliyorum ama birlikte neyi kuracağımızı sanıyorum zaman gösterecek.” 
 
Söylemediği veya söyleyemediği ise şudur bence: 1 ve 2. Kuşak PR şirketleri, PR pazarının belli başlı tüm büyük müşterilerini elde tutuyorlar; gelin Gezi ruhunu da arkamıza alıp bu pastadan daha büyük bir pay alalım!
 
Bu noktada “ne var bunda”, “bunun neresi yanlış” diye düşünebilirsiniz… İlk bakışta haklısınız ama bunun bir de koşulu var. Bunu söylerken alacakaranlıkta konuşmayacaksınız, diğerlerini ötekileştirmeyeceksiniz, ayrıca uygulamada da genel ahlaka ve iş etiğine uygun davranacaksınız.
Ne yazık ki sektörümüzde farklı olanı, kendince başarılı olanı hedef tahtasına koymak ya da başkalarını kötüleyerek kendini var etmek gibi kötü alışkanlıklarımız var. Buna bir de yazımın en başında belirtiğim “parasızlık” durumu eklemlendiğine bugünkü resim ortaya çıkıyor: Birleşen, dayanışma içinde olan bir sektör değil, bölünen, ayrışan ve bunu yaparken de birbirini ötekileştiren bir bünye…
 
Şu gerçekler gözümün önünde duruyor: Sektörümüzün bugünkü en önemli sorunu itibarsızlığıdır. Bunun da en temel nedeni bizleriz, bizim içimizde bitmek bilmeyen küçük ayak oyunları ve kavgalardır. Hâlbuki yapmamız gereken bunlara harcayacağımız enerjiyi daha verimli alanlara yönlendirmektir.
 
Bunun yolu da bellidir: Daha çok fikir üretmeliyiz, daha çok yazmalıyız…  Dünyada PR 21. Yüzyılın eşiğinde çok önemli meydan okumalar ve fırsatlarla karşı karşıya bunlara kafa yormalıyız. Müşterilerimizi bu konularda bilgilendirmeliyiz. Rekabetimizi de asıl bu alanda gerçekleştirmeliyiz.
Bu anlamda 3. Kuşak girişimi yanlış başlamış, sonu da yanlışta bitecek bir girişimdir.
Bu vesile ile sözlerimi şöyle tamamlamak istiyorum: Gerçekçi bir gözle olanlara bakınca bütün bu sözlerin benim hüsnü kuruntu içeren ifadelerim olduğunu düşünebilirsiniz. Sağlık olsun ben bir gün bu çarkı değiştirebileceğimize dair hala umudumu muhafaza ediyorum.
 
 
 

Yasal Uyarı: halklailiskiler.com sitesinde yayınlanan yazılı ve görsel içeriğin tüm hakları halklailiskiler.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi herhangi bir içeriğin tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alınan içeriğin bir bölümü halklailiskiler.com’a link verilerek kullanılabilir.
Yorum Yazın

Yazarın Diğer Yazıları