Facebook
Twitter
Başa Dön
  • Anasayfa >
  • SİBEL ASNA’DAN “FERYAT”

SİBEL ASNA’DAN “FERYAT”

8 Ağustos 2017 , Salı 09:28
SİBEL ASNA’DAN “FERYAT”

SİBEL  ASNA’DAN “FERYAT”

A&B İletişim Ajansı'nın yöneticisi Sibel Asna ile iletişim camiasının durumu üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.
 

Sayın Sibel Asna 43. yaşını kutladığınız A&B İletişim Ajansı’nın yöneticisi olarak geçtiğimiz günlerde etik konusuna değinen bir mektup yayınladınız. Mektup hem iletişim camiasında hem de medya sektöründe büyük ses getirdi. Sizi bu konuyu gündeme taşımaya yönelten neydi?

Açıkçası o bir mektuptan ziyade bir feryat. Yılların birikiminin feryadı çünkü artık işler iyice çığırından çıktı. Çevremizdeki çoğu kişi Türkiye’nin sorunlarından söz ederken ifade özgürlüğünden, gazetecilerin hapiste olmasından, basının özgür olmamasından duyduğu rahatsızlıktan söz ediyor. Ama gerek iş dünyası gerek iletişimciler, reklamcılar, pazarlamacılar, yöneticiler dönüp kendilerinin medya ile olan ilişkilerine bakmıyor. Her ne hikmetse siyaset ortamı sanki ayrı bir dünyaymış gibi değerlendirilip kendi sorumluluklarını görmezden geliyor.

Nedir bu görmemezlikten gelinen temel sorumluluklar?

Okuyucunun gerçek, tarafsız haber alma hakkı. Gazetecinin özgürce bilgi alma hakkı ve kamu yararına bilgi aktarma sorumluluğu.

Ama gelin görün ki sistem öyle işlemiyor artık..

Konu  “Aman benim haberim büyük çıksın, resmim kapaktan kullanılsın, hakkımda olumsuz haber çıkmasın, o kadar reklam veriyorum tabii ki haberim çıkacak” talepleri ile başlayıp  haber metninin yazılıp resim beğenilip “advertorial veya reklam karşılığı haber ” kisvesi altında yazı işlerine müdahaleye kadar geldi dayandı iş. Okuyucuya propaganda yapan yazılar, haberler okutmaya çalışılıyor ve tabii ki kimse de bunları okumuyor. Gazete tirajları neden artmıyor, tam tersine düştükçe düşüyor? Gerçek okuyucu, gerçek haber arayan internet üzerinden başının çaresine bakmaya çalışıyor. Bir kurum hakkında bilgi edinmek isteyen giriyor internete buluyor aradığını, bir de ekşi sözlüğe bakıyor, Twitter üzerinden takip ediyor, beğendiği köşe yazarının özgür yazılarını araştırıp buluyor ve dediğim gibi başının çaresine bakıyor. 

Bu bir zincir… Medya kamu yararını kolladığı, objektifliğini yitirmediği, kişilik haklarına saygılı davranırken kamunun bilgi alma özgürlüğünü gözettiği sürece ancak özgür ve güvenilir olur. Özel sektör  de reklamcısı, halkla ilişkilercisi, medya sahibi, yöneticisi, patronu, memuru ile  bu amaca saygı duymak zorundadır. Ve ancak bu durumda siyasetçisinden de benzer davranışları talep edebilir…  

Meslek örgütlerinin de bu konu üzerinde çalışmalar yaptığını biliyoruz. Siz bu çalışmaların olumlu sonuç doğuracağına inanıyor musunuz?  
   
               
Bu konuda eğer yapılan iş  “mış gibi” değil de gerçek anlamda yaptırımlar konarak  uygulanırsa tabii ki olumlu sonuç alınır. Yeter ki kesin bir niyet ve samimiyet olsun. Örneğin İletişim Danışmanları Derneği şimdi bir deklarasyon yayınladı ve bunun arkasında duracağını söylüyor. Umut ediyorum ki tüm üyeleri bu deklarasyona sahip çıkacaklar. Türkiye Halkla İlişkiler Derneği yıllar önce benzer deklarasyonlar yayınlamış, Ekonomi Muhabirleri Derneği ile ortak etik kodlar imzalamışlardı. Yıllar önce yapılan bu çalışmaların ne yazık ki yeterli olmadığını bugün gelinen bu noktada görüyoruz. Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi… Onların kuruluş amaçları, varlık sebepleri bu gibi konuları disipline etmek, gazeteci haklarını korumak, basın ve ifade özgürlüğüne sahip çıkmak. Meslek kuruluşlarının temel görevi meslekleri korumak, kollamak, sahip çıkmak ve geliştirmek değil midir?

Her daim saygı ile andığımız, çok erken kaybettiğimizi düşündüğüm ustamız, kurucumuz Alaeddin Asna Halkla İlişkiler Derneğinin kuruluş amaçlarını bu şekilde anlatırdı. Bu amaçlar için kurulmasına ön ayak oldu, emek verdi ve geliştirdi.  Bazen bu gördüklerini görmemek için mi öldü acaba diye düşünmüyor değilim… Hem gazetecilik hem Halkla İlişkiler, İletişim meslekleri adına gördükleri gerçekten kabul edilebilecek gibi değildi bir mesleğin bu ülkedeki kurucusu için.

Meslek kuruluşları kişilerin iktidar, erk, menfaat, ideolojik siyaset veya zevahiri kurtarma alanları oldukları sürece gerçek işlevlerini yerine getiremez olduklarını tarihimiz boyunca gördük, görüyoruz. Artık gençlerin şapkalarını önlerine koyup meslek kuruluşlarına sahip çıkıp oraların bilgi, değer, mesleğe fayda ve etkinlik kazandıran alanlar olması çalışmaları gerekiyor. 

2000’li yılların başında bankacılık sektörünün ne hale geldiğini görmüştük. Ne kural, ne regülasyon, ne de etik kalmıştı. Sonra ne oldu?  Yanılmıyorsam 78 bankadan 11, 12’si zar zor ayakta kalabildi, gerisi sahiplerini de beraberlerinde sürükleyerek batıp gittiler. Ardından oluşturulan denetleyici kurum, son derece sıkı regülasyonlar, bankalar birliği gibi oluşumlar sektörü zapturapt altına aldı, iktidarın elini üzerlerinden çektirdi, dünya standartlarının ilerisinde bankalar oluştu. Bugün taviz vermeye başlarlarsa sonlarının yine aynısı olacağı kesin o “affetmez” para dünyasında…

Peki bu uygulamalar neden en önemli varlığımız olması gereken “ değerlerimiz” için geçerli olmasın? İtibar, saygınlık, öz saygı, iftihar edilecek kişilikler, gurur duyulacak kurumlar paradan daha mı az önemli? 

Disiplin, sıkı regülasyonlar, evrensel etik kurallara uyum, toplum ve doğa menfaatini kollama, adil ve paylaşımcı misyonlarla ancak meslek itibarları ve etkinlikleri korunabilir. Bunu yapacak olan da meslek kuruluşlarıdır. Oralarda görev alan kişilerin bu bilinç ve dirayette olması bunu sağlayacaktır.

Bildiğiniz üzere yasal yaptırımların olmadığı durumlarda sınırları belirlemek zor oluyor. Kurumlar, ajanslardan bazı beklentiler içerisine giriyorlar ve maalesef müşteri kazanabilmek için ajanslar bu beklentilere cevap vermek zorunda kalıyorlar. Aksi takdirde müşteri bulmakta zorlanıyorlar. Bu durum sizce nasıl atlatılabilir ve süreç nasıl ilerler?
 
                                                                                 
Toplumu düzenleyen eğer sadece “yasal yaptırımlar”  ise zaten orada değerler yeşermez. Kişisel etik, öz saygı, meslek ahlakı topyekün uygulanırsa işveren konumundaki kurumlar da buna saygı duyacaklardır. Bizim sektörün yöneticileri, iş sahipleri mesleklerine saygı duymadıkları sürece bu böyle devam eder ama sonunda zararını da kendileri çeker. Biz işimizi iyi, kaliteli, yaratıcı ve bilgiye/ bilime dayalı yaptığımız sürece değerlere öncelik veren nitelikli müşteriler de bize gelecektir.  Yeni  dünya düzeni, zorunlu olarak, kurumları evrensel etik ilkelere olan uyumları, yarattıkları maddi olmayan değerler, topluma kattıkları fayda, çalışanlarına karşı adil olup olmadıkları, doğaya karşı sorumlulukları ile değerlendiriyor, daha da değerlendirecek. Bugün dünyadaki en değerli markalara bakın, bir de on sene öncekilere… Kaç tanesi hala aynı listede ve neden? 

Kurumlar zorunlu şeffaflığın getireceği yeni dünya düzenine uymak zorunda kalacaklar. Bizler de onlara yol gösterecek, ufuklarını açacak, sistem oluşturabilecek niteliklere sahip olmalı, gerçek işlevimizi yerine getirebilmeliyiz.

Bu konuda yöneticiler nasıl ikna edilir?
 

Değerler hatırlatılarak. Karşı gelerek, doğru yolun ne olduğunu anlatarak, iyi ve kaliteli hizmet vererek, vazgeçilmez olarak. Tekrar ediyorum siz eğer işinizi iyi yapar, nitelikli hizmet sunar, öz saygınızı ve etik değerlerinize sahip çıkarsanız ancak o zaman söz söyleme, karşı gelme hakkına da sahip olabilirsiniz. 

Siz müşterilerinize bu konuyu nasıl anlatıyorsunuz? Mektubunuzda bahsettiğiniz konular doğrultusunda gelen talepleri müşteri kaybı yaşamadan atlatmayı başarabiliyor musunuz? 

Öncelikle biz 43 yıllık tarihimizde her daim müşteri kaybını göze alarak, daha az kazanmaya gönüllü olarak işimizi yaptık. Para hırsı ve büyük kazançlar hedefi ile bu işi yaparsanız zaten baştan teslim olmuşsunuz demektir. Biz yıllarca Philip Morris’in danışmanlığını yaptık. Çok güzel işler yapıyor, gerçekten büyük paralar kazanıyor ve hepimiz fosur fosur sigaralarını içiyorduk. Ne zaman ki sigaranın zararları bilimsel verilerle kanıtlanmaya başladı, biz de o raporları okuduk, sigara şirketleri ile çalışmama kararımızı verdik. O günlerde bazı malum meslektaşlarımız bize demediklerini bırakmadılar. Kendi bindiğiniz dalı kesiyorsunuzdan tutun, bunun bir pazarlama yöntemi olduğuna kadar neler neler… Bütçemizde dev bir delik açılmıştı, o deliği kapatana kadar neler çektiğimizi yine biz biliriz ama kararımızdan dönmedik. Aynı şekilde siyasilerle, siyasi partilerle de çalışmadık, lobicilik yapmadık, “Green Wash” yapmadık, nükleercilerle çalışmama kararı aldık, inanmadığımız davaların savunuculuğunu yapmadık. Yeri geldi antipatik olduk, mesnetsiz ithamların karşısında durduk ama bilgimiz çerçevesinde, toplum yararına olmadığına inanmadığımız konuların içinde olmadık. Etik kurallarımızı yayınladık, web'imize koyduk, kontratımızın ana eki olarak müşteri adaylarına okuttuk ve imzalattık. Dolayısı ile bizle çalışmaya başlayanlar bizim neyi yapıp neyi yapmayacağımızı bilerek geldiler. Kendi değerleri de bu yönde olduğu için bizimle çalışmayı seçtiler. Umarım bundan sonra da böyle olur… Bizim gibi danışmanlık yapan şirketlerin neyi yapıp neyi yapmayacağını baştan açıklaması herkesin hayatını kolaylaştırır düşüncesindeyim. Neticede “danışmanlık” diyoruz, öyle değil mi?

Genç iletişim profesyonelleri ve genç gazeteciler bu konuda neler yapmalı? 

Öncelikle kanaatkâr olmalılar. Bizim meslekler öyle büyük paralar kazanma hedefi ile yapılacak işler değil, Tutku, aşk, yeniyi öğrenme, yeniyi yapma, değer üretme, heyecandır mesleğin temel getirisi. Bilgi, yetenek ve yetkinliklerini geliştirebildikleri kadar geliştirmeliler. Dünyaya açık, olabildiğince çok yabancı dil, farklı kültürlerdeki gelişmeleri takip edebilmeliler. Çok çalışmalı ve vazgeçilmez olmalılar. Ürettikleri değeri vazgeçilmez kılmalılar. Ve en önemlisi de dayanışmalılar, örgütlenmeliler. Meslek kuruluşlarını güçlü, etkin ve geliştirici kılmalılar.  Tek başlarına bir yere kadar direnebilirler. Sözün özü bilgi, yetenek, dayanışma ve çalışkanlık her zaman kazanır. Hem de beklemedikleri kadar çok kazandırır…
 



Yorum Yazın